AKÇED KİTAP OKUMA TOPLULUĞU VE SİNYOR PAPAZ EFENDİ ÜSTÜNE - Faruk Haksal

Şimdi nereden çıktı bu konu denebilir.

Günün gündemi bu virüs belasıyken, nasıl olur da böyle uzak bir mesele gündeme taşınabilir?

Soru buysa, bizce yanıtı basit ve yalın:

-      Çünkü, yaşam devam ediyor. Bahçedeki gül tomurcukları açtı sere serpe… Denizde fırtına suyu karıştırıp duruyor, güneş sırtlarımızı ısıtmak üzere, bahar geldi, hepimize dokunmak üzere…

-      Yaşam riski yok mu?

-      Var, ama bu konuda gerçek bir çelişki de var: Ölümü düşünmenin bir yayarı yok. Çünkü halen yaşıyoruz. Öldükten sonra ise, zaten onu düşünmemiz mümkün değil. Öyleyse [bu kısa gevezelikten sonra] konumuza gelelim.

 

AKÇED Kitap Okuma Topluluğu’nun bu ayki konusu: Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı adlı kitabı.

Ben kitabı sevmedim.

Ve bunun nedenlerini açıklama konusunda kendimi sorumlu hissediyorum.

Özetle şunları düşünüyorum:

 

Kitabın temel öyküsünün kahramanı eski zamanlarda yaşayan bir papaz. Yer İtalya. [Çünkü yazarımız uzun yıllar bu ülkede sürdürmüş entel yaşamını] Öykünün tartıştığı en temel sorun, papazımızın inancını çarmığa germiş olması… Bu sürecin entel hikayesi, biraz da sızlanış, sancısı…

Toprak İtalya. Egemen kültür bu toprakta yetişiyor ve yazarımızın burnuna ulaşıyor ve onu hapşırtıyor…

İşte bu hapşurukların söze dökülmüş hali sayfaları kapsıyor, sayfalar ciltleniyor ve yayınevinin mutfağından bizlere kadar [Akbük’e de] ulaşıyor. AKÇED’in Kitap Okuma Topluluğu’nda [her nasılsa]  gündeme tırmanıyor; oybirliği ile kabul ediliyor ve okuyoruz.

Şimdi soruyorum: Sözcüklerle oynama, onlara adeta dans ettirme, ya da onlarla bizzat dans etmeye kalkışma, bir beceri olabilir mi?

Yanıt: Olabilir.

Ama [bizce] ortaya çıkan “emtia” asla edebiyat değildir.

Süs, edebiyatçının [yani yazarın] küflenmesi ile oluşur.

Kasten oluşturulur.

Lütfen kendinizi bir an için yoklayın: Anlatacağınız gerçek bir şeyler yoksa, anlamsızı seçersiniz… Ciladan ibaret bir yoğunluğu taklit edersiniz.

Anlamsızlık ya da buna bulanmış üslup ya da yöntemler, aldatıcıdır. Yoğunluğu değil, hiçliği açığa çıkartır.

Düşüncemizin özeti şu küçük cümleye sığabilir:

-      İçindekini [zihin-duyarlılık-ruh-derinlik] çıplak bir biçimde, tüm gerçeklikleri ile birlikte ortaya koyma cesareti yoksa… Yazarın yönteminde bu yükseklikte bir dürüstlük mevcut değilse, sanat da yoktur, edebiyat da, şiir de…

Bir roman ya da öykünün kahramanları mutlaka yerel olmalıdır. Yerel kültür ile evrensel kültür arasındaki köprüyü zihninde ve ruhunda kurmaya çalışmalı, bu meşgalenin zahmetini yüklenmeli, acısını tatmalı ve keyfini sürmelidir. En önde de böyle bir sorumluluğu üstlenmiş olmalıdır.

İşte o zaman yerel iklim değişir, koşullar altüst olur ama zamanın ve mekanın dışındaki “insan” gerçeği suyun yüzüne çıkar ve orada yüzer…

Raskolnikov onun için bugüne ulaşabiliyor. Don Kişot bu nedenle çağların üstünden birdirbir atlayabiliyor.

Yerel ile genel; koşullar ile evrensellik ve tüm geçmiş çağlar insanı ile çağdaş insan arasında işte böyle diyalektik bir ilişki ve bütünlük var.

Bilmem anlatabiliyor muyum Papaz [Sinyör] Andronikos Efendi?

 

farukhaksal@gmail.com


 

Ad & Soyad
Eposta
Mesaj
İp: 3.235.75.174
Tarih: 2.6.2020
Akbük Mahallesi 1021 Cadde No: 26 (Sahil Yolu Üzeri) Didim - Aydın
www.akceder.com