BİR VİRÜSLE YOLU KESİLEN KAPİTALİZM HANGİ ÇIKIŞ YOLUNA GEÇECEK ACABA? - Selma Soyak

Dünyanın her yanında bütün ülkelerde ekonomistler, politikacılar, felsefeci ve sosyologlar çok uzun yıllardan bu yana kapitalizmin nimetleri ile zayıf taraflarını tartışıp dururlar. Bu tartışmalar zaman zaman yazılı basına dökülür, oradan toplumların konuşma konusu halini alır ve özellikle orta sınıfın zenginleşme yoluna girmiş iyi gelir sahibi grupları arasında geçen, amaca gitmekten çok entelektüel görünme çabalarının sergilendiği muhabbetler ortaya çıkar. Konuşmalar, fikirler her zaman havada uçan sözcüklere takılır ve ardından insanlar kendi ben merkezlerinin çevresindeki dolanımına takılarak, kapitalizmin nimetlerinden yararlanma yarışındaki yerini alırlar.

2000 yılına kadar kapitalizmin nimet – külfet arasındaki dengesi her ne kadar ülke halklarının gelir grubu olarak en altta kalan fakir insanlar arasında istenmeyen yokluklara yol açıyorsa da katlanılamaz noktalara ulaşılmamıştı. 2000 yılına girerken Milenyum Çağı adı altında vahşi kapitalizmin başlama gongunu çalan ilk sıradaki en güçlü sermayeyi kendinde toplamış ülke olan ABD’nin ekonomik alandaki tek hedefi ülkelerin ekonomilerini elinde tutan en zengin kesimlerin her türlü üretimde kârlarını defalarca katlamalarıydı. Bu hedefe odaklanılırken düşünülmek istenmeyen tek şey dünyada hızla artacak olan fakirliğin kârların zirve yapacağı bir anda ekonomiler açısından tehdit unsuru haline geleceği idi. Gerçekten 2010 yılına gelindiğinde mal ve hizmet üretiminin devleri olan zengin sermaye grupları kârlarını inanılmaz boyutlara çekmişlerdi. Bu dev boyutların ardında neyin sırıttığını görmek bile istemediler. 2008 yılında dünyayı sarstığı iddia edilen kriz sadece uluslararası finansman kriziydi. Mal üretimiyle ilgisi olmayan, sadece hizmet üretiminin aşırılaşan kârlarının paylaşımında ortaya çıkan en büyük sermaye grupları arasındaki bir çatışma idi. Bu iç çatışmada dev mali şirketler, bankalar, borsalar batarken, devletler bunların uygun gördüklerini kurtardılar, kurtarılmak istenmeyenler piyasadan yok edildiler. Kriz çok uzamadan ekonomiler normale döndü. Yeni bir krize izin verilmeyeceğini gereken tedbirlerin alındığını her köşeden söylemeye başladılar. Ama tüm dünyada oldukça hafife alınan bir konu vardı. Bu kurtarma hareketlerinde devletler batan finansal kurumlara destek verirken kendi devlet bütçelerinin sınırlarını zorlayarak kullanmışlardı.

DÜNYANIN HER ÜLKESİNDE DEVLET BÜTÇELERİNİN ANA KALEMİNİN DOLAYLI VERGİLER OLDUĞU; DOLAYLI VERGİLERİN DE YAKLAŞIK % 80’İNİN FAKİR HALKLARIN HARCAMALARINDAN ELDE EDİLDİĞİ BİLİNİR BİR GERÇEKTİR. Çünkü devletler vergi gelirlerini çoğaltabilmek için tabana yaymak ve böylece ufak miktarlarda da olsa her vatandaştan almak isterler. Her mal ve hizmetin üzerine eklenen KDV, ÖTV vs. vergiler bütün halklar tarafından ödenen dolaylı vergilerdir. Bu noktadan hareketle diyebiliriz ki, 2008 yılındaki krizde kurtarılan şirketlere harcanan devlet bütçeleri fonları ülkeler halklarının cebinden çıkarken halkları da bir kere daha fakirleştirmiştir. Fakirleşen halklar çok da etkileyici olamayan miktarlarda tüketim piyasasından çekilirlerken kapitalist sistem mal ve hizmet arzını ucuzlatarak tüketimi arttırmaya, eski kâr oranlarını tekrar elde etmeye soyundular. O yıllarda Orta Doğu’da süregelen iç ve dış çatışmalar silah endüstrisini desteklerken, piyasaya yeni yeni sürülmekte olan çeşitli ilaçlar, özellikle pahalı kanser ilaçları ilaç sektörünü silah sektörü ile rekabet haline getirdi. Bazı ülkelerde devletler kanser ve bazı sistem hastalıklarını vatandaşına ücretsiz veriyor olsa da, bu harcamalar da devlet bütçelerinde gedik açmaya başladı. Özellikle 2010 yılından bu yana bütün Batılı devletlerde ve Türkiye’de sağlık yatırımlarında dönüşüm adı altında hızlı özelleştirmeler yaşanırken, bu özelleştirmeler sonucunda bu ülkelerde hem sağlık hizmetleri çöktü, hem sağlık harcamaları sırtına yüklenen fakir halklar mevcut olanaklarını diğer tüketim alanlarından çekerek sağlık harcamalarını karşılamaya çalışır oldular. Sonuçta her geçen yıl kapitalizmin beklediği çok yüksek kârlar ağır ağır ortadan silinmeye başladı. Kısamadıkları üretim çıktılarını ancak ucuzlatarak ve çok miktarda satarak karşılayabiliyorken çökme aşamasına gelen kapitalizme en büyük darbeyi 2019 yılı sonlarında ortaya çıkan corona virüsü vurdu.

BİLİNİR Kİ DOĞAL AFETLER, SALGINLAR HEP EN FAKİRLERİ VURUR. ANCAK EN ZENGİNLERİN EVLERİNDEKİ BİR ÇOK ASGARİ ÜCRETLİ ÇALIŞAN EN FAKİR GRUPLARDAN OLDUĞUNA GÖRE VE SALGININ BULAŞMA BİÇİMİ ÇOK KOLAY VE ÇOK HIZLI OLDUĞUNA GÖRE, FAKİRLER KADAR ZENGİNLER DE RİSK ALTINA GİRMİYOR MUYDU?.. İlk işten çıkarmalar buralardan başlarken, ülkelerde hızlı karantina tedbirleri gündeme geldi ve mağazalar, esnafın çeşitli faaliyetler yürüttüğü dükkânlar kapatıldı. Mağazalardan tezgâhtarlar işsiz kalırken, küçük esnaf işyerini kaybeder oldu. Taşeron şirketler bir günde altüst oldu. Toplumları saran virüs paniğinde karantinalar, sokağa çıkma yasakları uzatılırken kapitalist yapıların ellerindeki mal stokları, satamadıkları hizmet portföyleri hızla artan ek maliyetler haline geldi. Salgın devam ettikçe şimdilik duyulmayan iflaslar gün yüzüne çıkacaktır. Karantinalar, sokağa çıkma yasakları devam ediyor bir yandan. Diğer yandan da kapitalizm belki de toparlanabilmek, yeniden eski şaşaalı günlerine dönebilmek için bir çıkış yolu arıyor. Dünyanın en zenginleri denen bazı adamlar basının önüne çıkıp aşırı hırslarının dünyayı bozduğunu ifade ederek adeta timsah gözyaşları döküyorlar. Bana göre pişmanlıkları yok; sadece eskiye dönebilmek için zemin yoklaması yapıyor gibiler. Belki artık onlar da kapitalizmde bir dönüşümü düşünmek, birkaç basamak aşağıya inerek, halkların fakirliğine eksilen kârlılıklarını kabullenerek derman olsalar en çok kendileri ortaya çıkacak sonuçtan mutlu olurlar. Liberal dünyanın toparlanmak için bundan başka şansı yok gibi görünüyor ve yeniden bir sistem kurmaya ihtiyacı var. İnsanın insanı sömürmesinde biraz daha insaflı, biraz daha kârlılık oranları düşük üretime dayalı ekonomik sistemler artık dünyanın olmazsa olmazları gibi görünüyor. Şimdilerde bazı Batı Avrupa devletleri başkanları “devletçi yapılardan” söz etmeye başladılarsa da, bu hiç inandırıcı gelmiyor. Salgın bitince hepsini yeniden dinleyeceğiz. SANKİ YENİ BİR SALGINA, BİR YENİ FELÂKETE KADAR YİNE AŞIRI KÂRLAR PEŞİNDE KOŞACAKLAR GİBİ GÖRÜNÜYOR; TA Kİ YENİ SALGINLAR, YENİ FELÂKETLER GÜN YÜZÜNE ÇIKTIĞINDA BİR GÜN İNSANLIK AİLESİ UYANANA VE İTİRAZLARINI YÜKSEK SESLE BAĞIRANA KADAR…

SELMA SOYAK

Ad & Soyad
Eposta
Mesaj
İp: 34.200.218.187
Tarih: 5.8.2020
Akbük Mahallesi 1021 Cadde No: 26 (Sahil Yolu Üzeri) Didim - Aydın
www.akceder.com