TÜRKİYE’NİN KRİZİ - Ali Can

Dünyada olduğu gibi ülkemizde de küreselleşme adı altında uygulanan neo-liberal ekonomi politikaları sonucu gelir adaletsizliği ve yoksulluk giderek arttı. Geldiğimiz noktada Dünya nüfusunun sadece %1’i toplam gelirin %82’sinin sahibi. Dünya nüfusunun yarısı, yani 3,7 milyar insan pastadan hiç pay almıyor. Bunun adı “vahşi kapitalizmdir”.

Türkiye’de de durum pek farklı görünmüyor. Ülke nüfusunun %1’i 2002 yılında toplam gelirin %38’ini alırken, bu oran 2017 yılında %53’ çıktı. 2000 yılında emeğin milli gelirden aldığı pay yüzde 37’idi. 2018 yılında ise bu pay, yüzde 17’ye kadar gerilemiş durumda.

Son döneminde yaşanılan duruma kısaca bakarsak:

Mayıs 2017 verilerine göre; 3 milyon 698 bin 990 hane, nakdi yardımlarla geçiniyor. 24 bin hane de barınma yardımı alıyor. Yaklaşık 20 milyon insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Türk-İş’in Kasım 2018 verilerine göre; 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1943 TL. Sadece bir kişinin aylık yaşam maliyeti 2385 TL. 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı ise 6328 TL. Asgari ücretin net 1603 TL. olduğu (2019’da 2020 TL.) bu ülkede, çalışma yaşamı içindeki 1 milyon 800 bin kişi asgari ücretin altında ücret alıyor. Çalışan nüfusun %43’ü(yaklaşık 7 milyon kişi) asgari ücretle çalışıyor. Avrupa’da asgari ücret alanların  ortalaması ise yüzde 10’un altında. Bu oran Avrupa’da  bir tek Slovenya’da yüzde 19,1’dir.

Türkiye Bankalar Birliği verilerine göre; 2018 Ekim ayı itibariyle, 30 milyon 872 bin kişinin kredi kartı da dahil 555.3 milyar lira bireysel kredi borcu var. Borçlu sayısı geçen yılın aynı ayına göre 1 milyon 893 bin kişi artmış.

2018 Ocak-Ekim arası on ayda icraya düşen dosya sayısı 1.056.000. Yine bu on ayda yurttaş bankalara 55 milyar TL. faiz ödemiş. Karşılıksız çek sayısı 505 bin ve tutarı da 25 milyar TL. Yılın son çeyreğinde sanayi üretimi yüzde 5,7 gibi çok yüksek bir düşüş gösterdi. Yine bu dönemde işsizlik oranı, resmi rakamlara göre, en yüksek düzeye çıkarak %11,4 oldu. Genç nüfus için bu oran daha da vahim: %21,6.

Bütün bunlar göz önüne alınırsa işin ne denli acıtıcı ve ciddi olduğu ortada.

22 Eylül 2018 tarihinde, Ankara’da Türk Hukuk Kurumu salonunda bir derneğin düzenlediği etkinliğin konuşmacısı, iktisatçı Prof. Dr. Bilsay Kuruç’tu. Konu başlığı “Türkiye’nin Krizi”ydi.

Sayın Kuruç’un sunumu, yazının başında sıraladığımız gelir adaletsizliğinin (Türkiye’de) nereden kaynaklandığını çok net açıklıyordu.

Çok yararlandığım bu söyleşide tuttuğum notlar,2018 yılını bitirirken, ülke ekonomisinin genel durumunu ve bugünkü ekonomik yapılanmanın nelere yol açtığını yalın ve özet olarak anlatıyor.

AKCEDER sitesinin değerli okuyucularının da ilgisini çekebileceği düşüncesiyle paylaşmak istedim:

“Dünyada ekonomik olarak zayıf halkalar var. Bunlar sırasıyla:

1- Türkiye

2- Arjantin

3- Güney Afrika

Türkiye’de ise bir kriz var. Bu sermaye rejimi krizidir. Bunun nedeni de Türkiye’nin sermaye rejimi ile yönetilmesidir.

Türkiye dünya hasılasının %1’ini üretiyor. İmalât sanayiinin toplam üretimi de dünya imalât sanayi üretiminin %1’dir. Toplam hasılanın %15’ini imalât sanayine ayırıyoruz. Çin’de bu oran %40. Bundan 10 yıl önce bizde de %20’lere ulaşmıştı.

Son 10 yılda Türkiye’ye 700 milyar ABD Doları nakit girdi. Bu durum:

1- Sermaye rejimi,

2- Yeni bir siyaset ve iktidar yapısı üretti.

Üretimde kriz var. Ücret artışı verim artışından az. Teknoloji ve bilgi üretimi yetersiz. Türkiye gelirini artıramadığı için tasarruf yapamıyor. Bu nedenle de bu açığını dövizle gideriyor. Yani dövize mahkûm!

10 yıldan bu yana ülkemiz cari açıkta dünya şampiyonudur. Onun için de dövize muhtaçtır. (Bu nedenle en üst düzeyde, yurt dışındaki iş insanlarının ayağına gidilerek toplantılar yapılmakta ve yatırım yapmaları(finansal) istenmektedir. A.C.)

Bugünkü yaşadığımız kriz sermaye rejimi krizidir. Bu ise borçlanmaya dayalı bir rejimdir. Ülke ekonomisinde, kısa büyüme dönemlerini, tıkanma dönemi ve kriz izledi. Bu üçlü 1980’lerde başladı ve bugün tamamlandı.

Son üç yıldır dünya kapitalizminde kriz yokken Türkiye krize girdi. Her krizde sermaye daha çok borçlanıyor. Kamu açıklarıyla işleyen bir ekonomik modelden 2001 yılından itibaren özel sermaye açıklarıyla işleyen bir modele geçtik. Bu nedenle de Türkiye, dünya finans sermayesinin daimi ve sadık borçlusu oldu.

2001-2008 yılları arasında dünyada yapay bir bolluk (likidite) dönemi yaşandı. 2008’den sonra da ABD Dolar bastı. Avrupa’da bunu yaptı ve hâlâ yapmaya devam ediyor. ABD bunu sonradan yavaşlattı, ancak AB aynen devam ediyor.

Siyaset ve iktidar yapısı sermaye rejimi için çok önemlidir. Sermaye için bu, siyasetin yekpare olması demektir. Kriz dönemlerinde sermayenin yeni katmanları ortaya çıkar ve sermaye içerisinde mülkiyet değişimi olur, olacaktır. Nitekim bu durum ülkemizde de net olarak görülmüştür.    

Türkiye’de iktidar halkı iki yoldan ikna ediyor:

1- Cebren ikna etmek, yani korkutarak. Sermaye buna karşı çıkmıyorsa onaylıyor demektir.

2- Cebri olmayan yoldan ikna, yani göstermelik de olsa demokrasi yoluyla (Çoğunluk gücüyle yasa yaparak ve yargıyı istediği gibi kullanarak. A.C.)

Halkın durumuna bakacak olursak:

1- İşçileşme artıyor, insanlar çalışmaya mecbur kalıyor.  (İkinci iş ya da emekli olmasına karşın çalışmak zorunda olmak. A. C.). İşsizleşme ve küçük işletmelerin batması yani işçileşmenin çoğalması görülüyor.

2- Yurttaşlarımız yurttaş olmadan tüketici oldular. ‘Dünyada ne kadar varsa bizde de var ve yurttaş da buna lâyık!’Bu tür popülist söylemlerle, 10 yılda 80 milyon tüketici yarattık her yaştan!

2009’dan sonra kredi çeşitleri çok arttı (ihtiyaç kredisi, tüketici kredisi, araba kredisi gibi). İşte bugünkü ekonomi bu tüketim modeliyle işliyor. Büyük ölçekte üretim ve yatırım yapılmıyor.  Eskiden bunu KİT’ler yapardı, bugün Türkiye’nin yatırımcısı yok.

Ekonomist Nicalos Colder, [kendisi Keynes ekolündendir ve Türkiye’de 1. Plan döneminde toprak reformu çalışmasını hazırlayan kişidir.] Diyor ki: ‘Kapitalistler harcadıklarını kazanacaklar, çalışanlarsa kazandıklarını harcayacaklar’. İşte kapitalizmde tam da budur.

2009’dan sonra tüketiciler sadece kazandıklarını değil, bir de borçlanarak harcıyorlar. Buna 2009’dan sonra fiyatların artması ve cazip tüketim alanları yol açtı. Ev almak, araba almak, çocuğunu paralı okullarda okutmak gibi. Türkiye’de en alt gelir grubundaki %20 gelirinin %40`ı kadar, ikinci %20 ise, gelirinin %25’i kadar borçlu.

2017 yılına gelindiğinde ekonomide tıkanma başladı. Bugün ise Türkiye ekonomi ve siyasette 0 (sıfır) yılına geldi. Yani yeniden inşanın olması gereken yıla.

Krizde bizi bekleyen temel sorunlar:

Türkiye’de üç yıldır iktisat politikalarının araçları işlemiyor. Eğer döviz kurunu, faizi siz belirleyemezseniz dış finans kurumları belirler.

        1-Türkiye’de yaşanan krizin bedelini halk ödeyecek.

        2-Sermaye içi hesaplaşma yani mülkiyet değişimi başlayacak.

        3-Yandaş sermayenin borçlarını kamu borcu sayıp devlet ödeyecek”.

Böylece söyleşide tuttuğum notların önemli bir bölümünü sizlerle paylaşmış oldum. Umarım yararlı olur.

Pasif direnişin önderi Mahatma Gandhi’nin bir sözü ile bitirelim yazıyı: “Dünya, herkesin ihtiyacına yetecek kadar sağlar, fakat herkesin hırsını sağlamaya yetecek olanı değil”.

Şimdi bana müsaade, sizler gibi bende,hırslarını yenemeyenlerin çıkardığı krizin bedelini ve sermayenin borçlarını ödemeye gidiyorum!..

Ad & Soyad
Eposta
Mesaj
İp: 3.94.202.172
Tarih: 24.2.2020
Akbük Mahallesi 1021 Cadde No: 26 (Sahil Yolu Üzeri) Didim - Aydın
www.akceder.com